Sinema ve Şiir : Ece Ayhan Söyleşisi
GÜLİN TOKAT: Sinema ve şiir?
ECE AYHAN: Sinema ve şiir arasındaki ilişki? Ben ‘Sıkı Sinema’ diyorum. Nasıl şiirin birimi sözcükse, sinemanın birimi de sekansdır. ‘Sıkı Şiir’ deyince akla şunlar geliyor: Pound, Eliot, Dylan, Thomas, Cemal Süreya, İsmet Özel… Yani şair-sinemacı Tarkovsky! (Sözde aydınlar, kara sinekler gibi üşüşmüş Tarkovsky’ye, böyle olduğu için uzak duruyorum şimdi, oysa ilk kez 1967′de gösterilen Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmini bizim altın saçlı Nahit Hanım bile hatırlıyor.) Acaba Jim Jarmush bir Jean Vigo olabilir mi? Jim Jarmush’un Türk sinemasında, bir karşılığı olmasını isterdim. Öyle filmler çekmek için pek büyük paralar da gerekmiyor.
G.T.- İyi ama kim görecek?
E. A.- Bir filmde ünlü bir yıldız olmazsa ayak’a giremezsin elbet.
G.T- Ayağa da düşmezsin ama. Greta Garbo yalnızca Greta Garbo idi.
E.A- Giyinen bir gencin izledindiğini anlayınca giyinme numarası yapması gibi.
G.T- Bir filmin starı, Türkçe söylersek yıldızı (hani eleştirmenler yıldız takıyorlar ya) anlamdır; anlamın katlarına göre parlar.
E.A- Bellechio’nun 4.Henry filminde de Hamlet Ofelya’ya ”manastıra kapan” der. Manastır sözcüğü kerhane anlamına da geliyordur çünkü. Sıkı Sinema’da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır.* Siyasete giriyoruz; Celal Bayar 1978′de ”Bu kış komünizm gelecek” demişti. Hınzırca bir laf ama doğru. Politikadaki ‘nesnel karşılık’ işte budur. Sıkı sinemacı bunu bilir. Sözgelimi De Sica, Milano Mucizesi’nde gecekondu sokaklarında balonlarıyla birlikte havalanan baloncunun havalanmasını önlemek için ağzına hemen ekmek tıkmıştır. Cebine taş da koyabilirdi Zavattini’nin senaryosunda yok bu ayrıntı, ama De Sica, Sıkı Sinema’cıdır, olayın nesnel karşılığını bulmuştur. (Objektive Corelation’ın karşılığı sözlükte ‘nesnel bağlılaşık’mış, oysa işin içinde kesin bir karşılıklılık da var, n’aber?) Kierkegaad da Korku ve Titreme’sinde inancın gücü konusunda konuşmak yerine İbrahim’in oğlunu kurban etme meselesini ele alır.
G.T.- Bizde ise ‘söylev’ ve ‘fetva’ hala çok önemli değil mi? Belki de yarım yamalak bildiğimizden bildiklerimizin altını çizeriz. Kuşkulanmak diye bir şey yoktur nedense.
E.A.- Evet, Sıkı Sinema bir şeyin altını çizmez. Yalnız gösterir. Tanpınar Huzur romanında Alaiyeli (Alanyalı) Ahmet’e, sevdiği kadını gömmek için dağlarda derin bir çukur kazdırır. Çukur öyle derindir ki, Ahmet buradan nasıl çıkacağını düşünmeye başlar. Tanpınar dayanamaz, çukurun neden böyle derin kazıldığını açıklamak gereği duyar. İnsan eli ulaşmasın diyeymiş. Oysa bu gereksizdir. Sıkı Sinema, böyle bir şeyi Tanpınar gibi yapmaz, yapmamalıdır. Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak, diğerleri ”sarhoş galiba” diyebiliyorlar. Kuşkulanmak önemli elbet. Marx’ın en sevdiği Latince özdeyiş; ”Her şeyden kuşkulan” anlamına gelen ”Omnibus debutandum”dur. Yani her şeyi kurcala.
G.T- Sıkı Sinema için bir mesel bulabilir miyiz acaba?
E.A- Tabii. Sözgelimi Cemal Süreya’nın İkinci Yeni serüvenini anlatışı gibi. (Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle televizyon röportajında, İkinci Yeni’yi bir meselle tanımlamıştı.) Temelde zorla dinletilen muhacir türküleri. Borulu gramofonla. Şöyle: Adam, sevdiği kadını, ya da nesneyi, kızıp denize atar. Sözde ondan kurtulacaktır. Sonra hemen pişman olur, kendisi de atlar arkasından denize. Kadın ya da nesne, akıntıyla Çanakkale Boğazı’na gider. Adam yetişir, tam yakalayacaktır ki, Çanakkale Boğazı’nda canavarlar, mitolojik canavarlar çıkar karşısına. Sevgiliyi orada elden kaçırır. Haydi. Akdeniz serüveni başlar. Cebelitarık Boğazı’na gelinir. Orada da yakalayamaz. Panama Kanalı’nda nöbetçiler görür. Bu sefer de sevdiği ya da kızdığı nesnenin ya da kadının Atlantik serüveni başlamıştır. Okyanus’ta, Hawaii Adaları’nda Gaugin’i yanına alır adam. Mavi ipek bir helikopter gelir…
G.T- (By meselin sonu konusunda Hasan Turhanlı -Fransız Hasan- ile anlaşamadık. Mavi ipek bir helikopter gelir mi gerçekten? Gelirse kurtardığı yalnızca adam mıdır, yoksa sevdiği kadın mıdır, yoksa bir başkası mı? Adam, bir daha denize atmamak için kadını, kalın bir urganla dut ağacına mı bağlar?)
E.A.- … O kadına ya da nesneye zorla dinletilen muhacir türküleri değil midir İkinci Yeni?
G.T.- Wittgenstein ”özgünlük alçakgönüllülüktür” diyor. Bizde alçakgönüllü sinemacılar var mı?
E.A.- İlhan Berk evine bir kız geldiğinde eline hemen bir pipo alır. Şimdi pipolulara bir yana bırakalım. Genellikle özgünlüğü az etki altında kalmak sanıyorlar, oysa çok etki altında kalacaksın ki, özgünlük ortaya çıksın. Wittgenstein bu yargısı çok hoşuma gitmişti. Şimdi Turgut Uyar aklıma geldi. Turgut Uyar bir gün bana ”Artık şiir yazamıyorum” bile diyebilmişti. Çünkü hiçbir eski ve eskimiş şair kolay kolay bunu söylemez! Ama Sivil Şiir’e gelince iş değişir, Sivil Şair bunu açık açık söylebilir. Fellini de 1956′da ”Ben ortaçağda yaşasaydım, kesenkes şair olurdum” der. Mustafa Irgat bir günü bana Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi demişti, tam İkinci Yeni’nin karşılığıymış. Oysa Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın en iyi filmi falan değil. Hele İkinci Yeni ile hiçbir ilişiği yoktur. Metin Erksan olsa olsa Milli Edebiyat döneminde sayılabilir. Bak Mehmet Emin Yurdakul’a karşılık gelebilir. Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir? Buna karşılık sinema toplumu genişler, gittikçe genişler.
G.T.- Eh genişleyen, şişmanlayan bir toplulukta sıkı, ince, uzun bir ‘delikanlı sinema’ zor olur tabii. Yine de birkaç isim verebilir misiniz?
E.A.- Sıkı Sinema’nın dört-dörtlük şiir-sinema olmasını isterim ben. Yavuz Turgul, Nesli Çölgeçen, Orhan Oğuz, Fehmi Yaşar, Seçkin Yasar, Reha Erdem… Macit Koper de, Genco Erkal da, Ahmet Soner de, Füsun Demirel de, Gülsün Tuncer de, Mehmet Atak da benim için ‘Sıkı Sinemacı’dırlar.
G.T.- Ben bu isimleri yan yana aynı satır içinde düşünemiyorum.
E.A.- Ben de ayırıyorum aslında. Ama, Cemal Süreya ile sıkı fıkı arkadaş olduğumuz halde birbirimizden pek etkilenmedik. 1989′da Sıcak Nal’da Cemal Süreya ”İki aslan derinliğine iki atla sevişirdi” der. Bu dize dışında yazdıkları, kendime taşıma bakımından benim ilgimi çekmedi. Cemal Süreya kendi hayatındaki trajiği şiirine neden geçirmedi diye hep düşünmüşümdür. Edip Cansever de Sezai Karakoç ile bir gün sokakta karşılaşsa onu tanımazdı, tanıyamazdı da. Yine de adlarımız birlikte anıldı. Yukarıda adlarını andığım Genco Erkal, Mehmet Atak, Macit Koper, Fehmi Yaşar gibi sinemacıların şiire biraz yakın olduklarını düşünüyorum. Düşünceye ve sürece bakmak gerekir. Bir kısmı elenebilir tabii. ”Noterlerle evlenen dalgın kızlar”dan olabilirler.
G.T.- Evlilik sağlığa zararlıdır diyen şair kimdi?
E.A.- Ferlinghetti olabilir. Ben ‘serbest şair’im. Evliliğe filan karşı değilim ama bir şey yapabilmesi için, insanın önce ‘serbest şair’ olması gerekir. Yani bir ‘kopuş’ zorunludur.
G.T.- Yıllar önce çocukluğumda bir film görmüştüm. Künyesine dair hiçbir şey hatırlamadığım bu filmde genç kız sevdiği erkeğin özgür olduğuna inanmıyordu. Çocuk ne yapsın, çırılçıplak soyunup kızın penceresinin önüne geldi, bağırdı ona. ”Heyy bak, işte özgürüm.” Kızın soğukkanlı cevabını hiç unutmadım. ”Hayır, özgür değil sadece çıplaksın.” Korkarım serbestliği de yanlış anlayanlar olacaktır. Serbest olmak, sıklıkla duygunun, bazı iklim etkilerinin, dolunayın ya da aşkın sonucunda ‘içinden geldiği gibi’ davranmak sanılabilir. Çırılçıplak olmak gerek, çıplaklık yetmez. Bir anlamda, hayır her anlamda bedenini yüzerek geçmelisin ”belirli bir denizi”.
E.A.- Sivil olmayı da nedense askeri olmanın tersi sanıyorlar. Cemal Süreya “Bakışımsızlıktan yanayız elbet, tabii bakışımın tersi değilse” demişti. Gerçeküstücülük “düşüncenin kendi kendini denetlemesidir” der Breton. İnsan sarhoşluğunda nasıl ek bir kontrol sağlarsa öyle. Her zaman ek bir kontrol, özel bir dikkat sağlamalı düşüncede de. Sahicilik ancak böyle sağlanabilir.
G.T.- Gerçek’in kaç tane yüzü vardır. ‘Çarpıcı’ bir gerçeklik üzerine ‘kurulan’ bir film, kurulmuş olur mu, yoksa Turgut Özen’in dediği gibi “bir gün boşalır mı zembereğinden.”
E.A.- Sözgelimi Osman Şahin, Bekir Yıldız… kar yağarken bir tabutun içinde taşınan hasta bir adam üzerine kurabilir bir senaryoyu. Melodi ne kadar kolay. Oysa tek tek sesler kötü olabilir, birleşince uyum da doğabilir. ”Kakışım” gibi (Dissonance) Schönberg, Alban Berg, Webern, Strawinsky’deki… Kafka I.Dünya Savaşı içinde yaşadığı halde, güncesinde savaştan söz etmez. Savaşı önemsemediğinden değil, bazen çok büyük görünen olaylarda hiçbir şey yoktur. Şiirin kendi ‘noktalama işaretleri’ çok daha önemlidir. Ana-yasadan, fermandan, charte’dan vs. Ama Romanya cephesinde iki ihtiyar karı-koca anlatır. Adam karısının gıdısını okşamaktadır. Bütün I. Dünya Savaşı budur Kafka’da.
G.T.- Burada hemen Türk sinemasındaki zavallı tipleme sorunu geliyor aklıma. Belli ideolojik kalıplar var, klişeler öyle değil mi?
E.A.- ”Tıp istatistik bir birim değildir.” Dergah dergisinin bir sayısında kendisiyle yapılan konuşmada Şerif Mardin, ”Türkiye’de şimdiye dek bir tek sosyoloji olmıştur, o da pozitivist sosyolojidir” diyor (Yani ‘kutu psikolojisi’). İnsanın hallerini ismin halleri gibi birkaç tane sanıyorlar. Yanılmıyorsam masalın Korsika varyantına göre 40 Haramiler kardeş kıldıkları bir kızın ölüsünü, altın tabut içinde gittikleri her yere taşırlamış. Herkesin olumsuz bildiği zehir zemberek haramilerin bile iyi bir yanı vardır. Nasıl saf iyilik yoksa saf kötülük de yoktur Gülin Tokat! Evet, evet, Türk sinemasında böyle kalıplar var. İstatistik verilere dikkatle bakılmalı, ama bir genelleme yapılmamalı. Sosyoloji özellikle de pozitivist sosyoloji arkadan gelsin. İğne ile kuyu kazar gibi bakmalı insana. Borges’e sorarlar, ”Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz” diye. ”Hangi kadınlar” der. Sanat ayrıntıdır. Özellikle ‘Sivil Şiir’ daha bir ayrıntıdır. Eee biz biraz da ‘ayrıntı’ değil miyiz?
G.T.- Gerçekten bitmiş bir senaryo, kimyasal anlamda doymuş bir senaryodur. Artık bir tek plan ekleseniz taşar, bir plan çıkarırsanız eksik kalır. Bu tanım dolayısıyla tekrar İkinci Yeni’ye, Türk sinemasına bakarsak, tasarrufun ve kurgunun yeri nedir? Sahici bir tempo, sahici bir hız nasıl kazanılır?
E.A.- Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır. Biraz elini uzatınca da şefkate nasıl gereksindiklerini görürsün. Sonra hiç sevilmemiştir bunlar. Göstermelik bir hız içinde olmaları bundan. Bu uslu coğrafyada gerçekten trajedi yok. Acı var ama çile yok, tıpkı çılgın aşık olmayışı gibi. Trajedi zaten çılgın aşkın bir hali, türevi değil mi?
G.T.- Türk sinemasında bir tek sevişme sahnesi hatırlamıyorum.
E.A.- Genellikle ışık söndürülür. Hiçbir şey görünmez. Kedi dışarı çıkarılır, perdeler kapatılır, sessiz olmaya çalışırlar. Sinema yönetmenlerinin kendi hayatlarında hemen hiç çılgın aşk olmadığı anlaşılıyor. Olsa bile seyirciden, algı ortalamasından çekinerek ‘edepli’ sevişme sahneleri koyuyorlar. Oysa sevişmenin hızından haşinliğinden divan pekala çökebilir, insanlar birbirlerini ısırabilirler vs. Keder gülümseyerek de belli edilecektir, ağlamak, saçını başını yolmak gerekmez.
G.T.- Seyirci, okuyucu için ne diyeceksiniz?
E.A.- Bu kadar kaykılmak olmaz yahu. Sıkı Sinema, Sıkı Şiir kendini hemen ele vermeyecektir elbette. Biraz düşünülsün, biraz soru sorulsun. Kuşkulansılar yani. Bak Gülin Tokat! Bu kez ben sana bir soru sorayım. Sinema ve iktidar?
G.T.- Pascal Bonitzer diye bir Fransız sinema adamı var. Adını ilk kez İzzet Yaşar’dan duymuştum. Kameranın durduğu yer ile bir ‘iktidar’ sorunu olarak ilgileniyor. ‘Dış ses’ ile de öyle. İçerisi ve dışarısı neresi? Bu bizi ya da onları gözetleyen kim? Bu konuşan kimin sesidir? Sıkı Sinemacı bunları daha düşünmek zorunda.
(*Bellechio’nun 4. Henry filminde de Hamlet’dekine benzer bir ‘delilik’ olayı vardır. Her iki filmin kahramanı da deliliği gerçeğin sorgulanması ve açıklanmasının bir yolu olarak kullanır. Böylece sözgelimi Hamlet, Ofelya’ya ”manastıra kapan” der, diyebilir. Manastır sözcüğü kerhane anlamına geliyor çünkü. Sıkı Sinema’da da çift anlamlılık aranır, aranmalıdır. ‘Deli olmak’ pahasına da olsa…)
Ece Ayhan, Aynalı Denemeler
Yapı Kredi Yayınları, 1.Basım, İstanbul 2007, sf. 22, 23, 24, 25, 26, 27
Film Ekimi 2011 Seçkisi
FİLMEKİMİ PROGRAMINDA NELER VAR?
Cannes’ın Çok Ses Getiren Ödüllü Filmleri Filmekimi’nde
BİSİKLETLİ ÇOCUK / LE GAMIN AU VELO / Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne
Rosetta, L’enfant / Çocuk, Le fils / Oğul, Le Silence de Lorna / Lorna’nın Sessizliği gibi filmleriyle birçok festivalden ödüllerle dönen Dardenne Kardeşler, son filmleri Bisikletli Çocuk ile Filmekimi izleyicisiyle buluşuyor. Screen dergisine göre “çocukluk hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri” olan Bisikletli Çocuk, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmiyle paylaştı.
Film, babasının artık onu istemediğini söyleyen ve yetimhanede bir başına kalan 11 yaşındaki Cyril’in iyimser, bir o kadar da masalsı hikâyesini anlatıyor. Başroldeki küçük Thomas Doret oyunculuğu ile büyük beğeni topladı.
MELANKOLİA / MELANCHOLIA / Lars von Trier
Çektiği her filmiyle olay yaratan Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in son filmi Melankolia Filmekimi’nin en çok ses getirecek filmlerinden. Cannes Film Festivali’nde gerek konusu gerekse yönetmeni Lars von Trier’in demeçleriyle oldukça konuşulan Melankolia, yönetmeninin kendi sözleriyle “dünyanın sonu hakkında güzel bir film”. Kirsten Dunst ile Charlotte Gainsbourg’un iki kız kardeşi canlandırdığı filmin kadrosunda Kiefer Sutherland, Charlotte Rampling gibi deneyimli isimler de yer alıyor. Kirsten Dunst, bu rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün de sahibi oldu.
ELENA / Andrey Zvyagintsev
Dönüş ve Sürgün filmleriyle İstanbul Film Festivali takipçilerinin yakından tanıdığı Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi Elena, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünün kapanış filmi olarak gösterildi. Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü‘nü de kazanan film, başroldeki karakter Elena’nın oğlunun geleceği uğruna verdiği zor kararla hüzünlü bir dönüşüme uğrayan hayatını beyazperdeye taşırken, günümüz Rusya’sında ahlak ve fedakârlık kavramlarını sorguluyor.
SNOWTOWN / Justin Kurzel
Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel’in 2005 yılında çektiği Blue Tongue’dan sonraki ikinci filmi Snowtown, Cannes’da bu yıl FIPRESCI Ödülü’nü kazandı. Film, Avustralya’nın Adelaide kentinin kenar mahallelerinde iki erkek kardeşi ve annesiyle birlikte yaşayan
16 yaşındaki Jamie’nin etrafındaki şiddetten kurtulmak için farkında olmadan azılı seri katil John Bunting’le yakınlaşmasının öyküsünü anlatıyor.
ARTİST / THE ARTIST / Michel Hazanavicius
Michel Hazanavicius’un son filmi Artist’te başrolü üstlenen Jean Dujardin, muhteşem performansı ve Cannes’da kazandığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünün rüzgarıyla şimdiden Oscar’larda adı geçen oyunculardan. Konuşmasız, siyah-beyaz ve eski filmler gibi saniyede
22 kare çekilen Artist, sessiz film çağına bir saygı duruşu niteliğinde… Film, 1927 yılında sesli filmlerin piyasaya çıkmasıyla kariyeri dibe vuran bir aktörün, George Valentin’in hikâyesini anlatıyor. Jean Dujardin, bu yıl 30. İstanbul Film Festivali’nde beğeni toplayan Küçük Beyaz Yalanlar ve Buz Sesi filmlerinde de rol almıştı.
LA GUERRE EST DECLARÉE / Valérie Donzelli
Cannes Eleştirmenler Haftası’nın açılış filmi olan La Guerre Est Declarée, senaryosunu da yazan başrol oyuncuları Valérie Donzelli ve Jérémie Elkaïm’in kendi yaşadıklarından yola çıkarak çektikleri bir yapım. Film, oğullarının hastalığı yüzünden yaşamın acımasız, beklenmedik karmaşıklığına atılıveren genç bir çiftin aşkını canlı ve dinamik bir tarzda anlatıyor.
BU BİR FİLM DEĞİL / THIS IS NOT A FILM / Mojtaba Mirtahmasb & Cafer Panahi
Cafer Panahi’nin son filmi Bu Bir Film Değil, Cannes’daki prömiyerinde gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran’dan Fransa’ya kaçırıldı. Ayna, Daire ve Ofsayt gibi başyapıtların yönetmeni Panahi’nin film yapması, “ulusal güvenliğe karşı işlenen suçlara” istinaden 20 yıl boyunca yasaklanmıştı. Panahi bu yüzden, yönetmen arkadaşı
Mojtaba Mirtahmasb ile bir gün geçirerek bir şeyler içip bir şeyler atıştırırken üzerinde çalıştığı bir senaryoyu sahne sahne anlattı. Panahi filmde şu yakıcı soruyu da sordu: “Madem anlatılabiliyor, film yapmaya ne gerek var?”
OLMAK İSTEDİĞİM YER / THIS MUST BE THE PLACE / Paolo Sorrentino
The Cure’un solisti Robert Smith’in biraz hırpalanmış halini andıran Sean Penn, “kariyerinin en eksantrik, en tuhaf ama harika performanslarından biriyle” Filmekimi’nde olacak.
Oscar için şimdiden adı geçmeye başlayan Penn, Paolo Sorrentino’nın İngilizce çektiği ilk filmi Olmak İstediğim Yer’de emekli olmaya karar vermiş, ellili yaşlarındaki bezgin bir rock yıldızını canlandırıyor. Otuz yıldan uzun süredir görüşmediği babasının ölümü üzerine
2. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampında babasına işkence eden Nazi subayı bulmayı kendine misyon edinerek uzun bir yolculuğa çıkan Penn’e filmde
Frances McDormand, Judd Hirsch ve Eve Hewson gibi isimler eşlik ediyor.
Bu yıl Cannes’da Kiliseler Birliği Ödülü’nü kazanan filmin müzikleri David Byrne ve Will Oldham’a ait.
PEKİ ŞİMDİ NEREYE? / WHERE DO WE GO NOW? / Nadine Labaki
İstanbul Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilen ve büyük beğeni toplayan Karamel’in ardından Nadine Labaki senaryosunu yazdığı, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenip başrolünde de oynadığı son filmi Peki Şimdi Nereye? ile dinsel çatışmaları ve savaşın anlamsızlığını kadınların kıvrak zekâsı üzerinden eleştiriyor. Cannes’daki dünya prömiyerinde dakikalarca ayakta alkışlanan Labaki’nin mizah ve içtenlikle dolu son filmi, memleketi Lübnan’da hiçliğin ortasında güneşten kavrulmuş, savaşın ardından yaralarını sarmaya çabalayan küçük bir köyde geçiyor.
Usta Yönetmenlerin Son Filmleri Filmekimi’nde
SENİN İÇİN / RESTLESS / Gus Van Sant
Amerikan bağımsız sinemasının usta isimlerinden, İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü sahibi yönetmen, senaryo yazarı, müzisyen Gus Van Sant’ın Milk’ten sonra çektiği son filmi Senin İçin ölümcül bir hastalığa yakalanan genç bir kız ile kendi kendinden kaçan genç bir adamın aşk öyküsünü konu ediyor. Alice in Wonderland ve The Kids Are All Right gibi yapımlardan seyircilerin yakından tanıdığı Mia Wasikowska ile usta oyuncu Dennis Hopper’ın oğlu Henry Hopper’ın başrolleri paylaştığı film dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı.
SALGIN / CONTAGION / Steven Soderbergh
2000 yılında Traffic filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanan Steven Soderbergh türler arasında gezinmeyi seven bir yönetmen. Soderbergh bu kez de bir virüs salgınını konu edinen, oyuncu kadrosu yıldızlarla dolu bir aksiyon-gerilim filmiyle Filmekimi izleyicilerinin karşısına çıkıyor. Marion Cotillard, Matt Damon, Laurence Fishburne, Jude Law, Gwyneth Paltrow ve Kate Winslet gibi isimleri kadrosunda barındıran Salgın, küresel bir felaketi engellemek amacıyla zamana karşı koşan, ölümcül bir virüsün peşinde farklı ülkelerden bir grup doktorun mücadelesini anlatıyor. Film, halen devam etmekte olan Venedik Film Festivali’nde de gösteriliyor.
A DANGEROUS METHOD / David Cronenberg
David Cronenberg’in merakla beklenen son filmi A Dangerous Method, senaryoyu da yazan Christopher Hampton’ın The Talking Cure adlı oyunundan beyazperdeye uyarlandı. Viggo Mortensen Keira Knightley ve Michael Fassbender gibi yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, 1904 yılında geçiyor ve psikolojinin iki büyük öncüsü Sigmund Freud ile öğrencisi Carl Jung’un ilişkisini ve bu iki büyük ismin aralarındaki dostluğun nasıl bozulduğunu anlatıyor. Cronenberg, bu yılki Venedik Film Festivali’nde ana yarışmada.
KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ / WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN / Lynne Ramsay
Tanınmış İskoç yönetmen Lynne Ramsay, müziklerini Radiohead’den Johnny Greenwood’un yaptığı psikolojik gerilim Kevin Hakkında Konuşmalıyız ile Morvern Callar’dan dokuz yıl sonra sinemaya dönüyor. Filmin başrolündeki, kötü yürekli oğlunun yaptıklarıyla dünyası kararan bahtsız anne rolündeki Tilda Swinton, muhteşem performansıyla adını şimdiden Oscar adayları arasında geçirtmeye başladı. Tilda Swinton’a başrollerde John C. Reilly, genç yıldız Ezra Miller ve Ashley Gerasimovich eşlik ediyor. Lionel Shriver’ın Türkiye’de de aynı adla yayınlanan Kevin Hakkında Konuşmalıyız adlı ödüllü romanından uyarlanan film, bu yıl Cannes Film Festivali’nin en ses getiren filmleri arasındaydı.
Bu Yönetmenlere Dikkat!
TİRANOZOR / TYRANNOSAUR / Paddy Considine
Tanınmış İskoç oyuncu Paddy Considine, hem senaristliğini hem yönetmenliğini üstlendiği ilk filmi Tiranozor ile bu yıl Sundance’den hem En İyi Yönetmen, hem Jüri Özel Ödülü, Münih’ten ise En İyi İlk Film Ödülleri ile döndü. Film, karısının ölümünün ardından şiddet, acı ve öfke duyan Joseph’in dini bir yardım kuruluşunda çalışan Hannah ile yaşadığı dokunaklı aşk öyküsünü anlatıyor. Peter Mullan’ın başrolünde oynadığı bu sarsıcı film Considine’ın, tıpkı Mullan gibi, oyunculukta olduğu kadar yönetmenlikte de başarılı olduğunu kanıtladı.
ERKEK FATMA / TOMBOY / Céline Sciamma
1980 doğumlu genç Fransız yönetmen Céline Sciamma’nın son filmi Erkek Fatma, oyunlar, çocuk dünyası ve mutlu güzel yaz günlerini fon alarak cinsiyetle ilgili kalıpları inceliyor.
Erkek Fatma, Berlin’den Jüri Ödülü ile dönerken, Philadelphia’da Gay – Lezbiyen Jüri Özel Ödülü, San Francisco’da Gay – Lezbiyen İzleyici Ödülü ve Torino’da Gay – Lezbiyen En İyi Film ödüllerini kazandı. 10 yaşındaki kız çocuğu Laure’un yeni taşındıkları kasabada kendisini erkek olarak tanıtmasını konu eden ve amatör çocuk oyuncuların olağanüstü performanslarıyla dikkat çeken Erkek Fatma, Berlin Film Festivali’nin Panorama ve Nesiller bölümlerinin açılışlarında gösterildi.
ÖLÜM DENİZİ / HWANGHAE / Na Hong-Jin
Kuzey Kore, Güney Kore ve Çin arasına sıkışmış Yanji kentinde geçen Ölüm Denizi, araba kovalamacaları, cinayetler ve bıçaklı kavgalarla dolu bir aksiyon-gerilim filmi.
“Bu yılın en zekice çekilmiş en yaratıcı aksiyon filmlerinden biri” olan Ölüm Denizi’nin yönetmeni Na Hong-Jin 2009’da aksiyon-gerilim filmi The Chaser / Takipçi ile büyük beğeni toplamıştı. Filmin başrol oyuncularından Ha Jung-Woo performansıyla 2011 Asya Film Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülüne de layık görüldü. Film bu yıl, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış Bölümü’nde gösterildi ve büyük beğeni topladı.
THE FUTURE / Miranda July
Me And You And Everyone We Know / Ben, Sen ve Diğerleri ile büyük bir çıkış yapan ve kendine büyük bir hayran kitlesi edinen Miranda July, “kozmik bir aşk öyküsü” olan The Future ile iki yıl aradan sonra beyazperdeye dönüyor. Dünya prömiyerini Sundance’te yapan ve eleştirmenlerden övgü toplayan The Future, yaşamlarına yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışan bir çiftin öyküsünü anlatıyor. Filmde, Miranda July’nin kendini canlandırdığı otuzlu yaşlarındaki Sophie’ye Hamish Linklater eşlik ediyor.
ALMANYA’YA HOŞ GELDİNİZ / WILLKOMMEN IN DEUTSCHLAND / Yasemin Şamdereli
2002 yılında çektiği Her Şey Türkleştirildi / Alles getürk! filmiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Yasemin Şamdereli, Almanya’ya Hoş Geldiniz filmiyle 2011 yılında Alman Film Ödülleri’nden En İyi Senaryo Ödülü ile döndü. Film, 1964 yılında Almanya’ya giden bir milyon birinci “misafir işçi” olan Hüseyin Yılmaz’ın öyküsünü anlatıyor. Almanya’ya Hoş Geldiniz, Avrupa ve Almanya’da çok kültürlülük ve göçmenlerle ilgili tartışmaların sürdüğü bir dönemde 50 yıldır Almanya’da yerleşik Türklerin macerasını iyimser bir yaklaşımla ele alıyor. Film, bu yıl gösterildiği Berlin Film Festivali’nde de büyük ilgi topladı ve çok iyi eleştiriler aldı.
RUH EŞİM / CAFÉ DE FLORE / Jean-Marc Vallée
2005 yılında ilk filmi C.R.A.Z.Y. ile dünya çapında müthiş ilgi toplayan ve İstanbul Film Festivali’ne de konuk olarak gelen Kanadalı genç yönetmen Jean-Marc Vallée, halen sürmekte olan Venedik Film Festivali’nde prömiyeri yapılan üçüncü filmi Ruh Eşim ile izleyici karşısına çıkıyor. Film, biri 1960’ta, diğeri günümüzde geçen ama birbirine paralel ilerleyen iki farklı olay örgüsünü bir şarkı ve bir mekânı birleştirerek izliyor. Eleştirmenlere göre film sevgiye dair fantastik bir macera, “aşk hakkında mistik ve doğaüstü bir yolculuk”.
BEGINNERS / Mike Mills
Mike Mills, otobiyografik öğeler taşıyan filminde, babasıyla sürprizli ilişkisini gayet içten bir şekilde anlatıyor. Beginners, yıllar süren evliliğinden sonra, karısının ölümü üzerine eşcinsel olduğunu açıklayan 75 yaşında bir baba ve oğlu arasındaki ilişkiyi ve içten sevgiyi anlatan “harikulade yaratıcı bir komedi”. Mike Mills’in 2005 yapımı ilk filmi Başparmak İstanbul Film Festivali’nde gösterildiğinde büyük ilgi toplamıştı.
ŞEYTANIN İKİZİ / THE DEVIL’S DOUBLE / Lee Tamahori
Lee Tamahori’nin son filmi Şeytanın İkizi, dünya prömiyerini Sundance’te yaptı.
Film, Saddam Hüseyin’in oğlu Kara Prens Uday Huseyin ile kendisine benzerliğinden dolayı görevlendirdiği subay Latif Yahya’nın ilişkisini ele alıyor. Kadınları dövmesiyle, insanları olur olmaz işkence edip öldürmesiyle meşhur, ahlaksız, hukuk tanımaz Uday Hüseyin ve Latif Yahya’nın para, güç, yalan, kan ve şiddetle örülü bu gerçek gangster öyküsünde Dominic Cooper hem Uday’ı hem de Latif’i canlandırıyor. Bu rolde harikalar yaratan Cooper’a Ludivine Sagnier eşlik ediyor.
TATİLDE KATİL / HOLIDAY / Guillaume Nicloux
Tanınmış oyuncu ve yönetmen Guillaume Nicloux’nun son filmi Tatilde Katil, tek bir mekânda geçiyor. Agatha Christie romanlarının kurallarını izleyen bu hareketli cinayet komedisi, cinsel hayatlarını canlandırmak ve evliliklerini kurtarmak amacıyla bir otele giden bir çifti, daha doğrusu komik bir suç sarmalında dibe vuran acayip karakterleri izliyor.
Çaresiz çift, meşhur opera sanatçısı Eva Lopez’in ölümü üzerine baş şüpheli olarak görülüyor ve olaylar sarpa sarıyor.
JANE EYRE / Cary Joji Fukunaga
Yönetmen Cary Joji Fukunaga ve senarist Moira Buffini, Charlotte Brontë’nin klasik başyapıtı Jane Eyre’yi beyazperdeye yeniden uyarladı. 19. yüzyılda geçen öykü, göz alıcı, zengin, romantik bir dönem filmine; ürpertici, gotik bir gerilime dönüştü. Buffini, aynı zamanda 30. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Tamara Drewe filminin de senaristiydi. Film, bir yetim olarak geldiği malikaneyi yıllar sonra terk eden Jane Eyre’in bu kararının ardından olanları anlatıyor.
OYUNUN SONU / MARGIN CALL / J.C. Chandor
Yönetmen J.C. Chandor’un ilk filmi Oyunun Sonu, 2008’de ABD’de patlayan finans krizinin Wall Street’te Lehmann Brothers benzeri bir yatırım bankasındaki etkilerini 24 saat boyunca izliyor. Sundance’te ilk kez izleyici karşısına çıkan, ardından Berlin’de Altın Ayı için yarışan bu finansal gerilim filmi, Zachary Quinto, Stanley Tucci, Jeremy Irons, Demi Moore ve Kevin Spacey’li müthiş oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bağımsız bir yapım.
MY PIECE OF THE PIE / Cédric Klapisch
En üretken Fransız yönetmenlerden Cédric Klapisch’in İspanyol Pansiyonu (2002), Rus Bebekler (2005) ve Paris’in (2008) ardından çektiği hareketli filmi My Piece of the Pie, Dunkirk’te bir sanayi şirketinde çalışan, üç çocuk annesi France’ı izliyor. Başrollerini Karin Viard ve Gilles Lellouche’un oynadığı sosyal içerikli bu komedide, işinden yeni atılmış bir fabrika işçisi ile bir borsa simsarının birlikte yaşadığı olaylar mizahi bir şekilde aktarılıyor.
DÜNYADA BİR GÜN / LIFE IN A DAY / Kevin Macdonald
Beşinci yıldönümünü kutlayan YouTube, Ridley ve Tony Scott’la işbirliği yaparak internet üzerinden, herkesten 24 Temmuz 2010 günlerini anlatan bir video günlüğü çekmelerini istedi. 192 ülkeden toplam 4.500 saatlik başvuru arasından işte bu film kotarıldı. İskoçya’nın Son Kralı filmiyle adını duyuran yönetmen Kevin Macdonald, Scott kardeşlerin yapımcılığında, “antropolojik bir çalışma” olarak tanımladığı son filmi Dünyada Bir Gün’de insana dair küçük anları, her tür âlemden sessiz, komik, iç burkucu anları bir araya getirdi. Sonuç, günlük hayatın evrenselliğini anlatan, tuhaf olduğu kadar göz alıcı bir kolaj, 21. yüzyıl yaşamının nasıl olduğunu gösteren, uzun metrajlı, müthiş “röntgenci” bir film.
AŞKIN FORMÜLÜ YOK / SIMPLE SIMON / Andreas Öhman
İsveç’in Oscar adayı olan Aşkın Formülü Yok, genç yetenek Andreas Öhman’ın yönetmenliğini yaptığı üçüncü filmi. Filmin kahramanı, abisi Sam kız arkadaşı tarafından terk edilince dünyası altüst olan, Asperger sendromundan muzdarip Simon adında 18 yaşındaki bir genç. Hastalığı nedeniyle aşk ve duygu hakkında bir şey bilmeyen Simon, parlak zekâsını kullanarak tamamen bilimsel yöntemlerle abisi Sam’e yeni bir sevgili bulmayı kendine görev ediniyor.
GÖKTEN BİR UYDU DÜŞTÜ / LE SKYLAB / Julie Delpy
Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve şarkıcı Julie Delpy, 2007 yılında büyük ilgi gören Two Days in Paris / Paris’te İki Gün ve The Countess / Kontes’in ardından son filmi Gökten Bir Uydu Düştü ile Filmekimi’ne konuk oluyor. Delpy, filmin başrolünü de üstleniyor. Filmin öyküsü 1979’da, babaannelerinin doğumgününü kutlamak için Fransa’nın Brittanny bölgesindeki bir evde, yaz tatili sırasında bir araya gelen geniş bir ailenin iki gününe odaklanıyor. Gökten Bir Uydu Düştü, eğlenceli, insanın içini ısıtan, bir aileyi üç nesil boyunca izleyen dokunaklı bir komedi.
UYUYAN GÜZEL / SLEEPING BEAUTY / Julia Leigh
Avustralyalı roman ve senaryo yazarı, yönetmen Julia Leigh’in kendi romanından beyazperdeye uyarladığı Uyuyan Güzel, “tuhaf bir cinsel kâbus” olarak tanımlandı. Filmin kahramanı, okul masraflarını karşılamak için tıbbi denek olmaktan arada bir fahişeliğe kadar çeşitli işlere girip çıkan Lucy. Uyuyan Güzel, Cannes jürisinde yer alan Jane Campion’ın sözleriyle “varoluşçu sinemanın çağdaş bir örneği, yürek yakan, korkutucu, şaşırtıcı ve güzel bir film”.
HIRSIZ KEDİ PARİS’TE / A CAT IN PARIS/ Jean-Loup Felicioli & Alain Gagnol
Kukla canlandırmacısı ve grafik tasarımcı Jean-Loup Felicioli ile Alain Gagnol’un yönetmenliğini yaptığı Hırsız Kedi Paris’te sinemaseverleri çocukluklarına götürecek sımsıcak, kahkaha dolu bir animasyon… Film, başroldeki kedi Dino’nun gündüzleri sahibi Zoé, geceleriyse Paris’in arka sokaklarında meşhur hırsız kedi Nico arasında birbirinden apayrı ikili dünyasında geçiyor. Le Monde gazetesinin “bir müzik ve renk senfonisi” olarak nitelendirdiği, kara filmlerden esinlenen, ilk gösterimini Berlin Film Festivali’nde yapan Hırsız Kedi Paris’te, caz esintileri taşıyan müzikleriyle de dikkat çekiyor
TISFEST – Teen International Shorts Festival
TEEN INTERNATIONAL SHORTS FESTIVAL (TISFEST) KISA FİLM YARIŞMASI
Türkiye’nin en köklü derneklerinden olan Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin Kağıthane Şubesi 10. yaşını gençlere yönelik bir sinema festivali düzenleyerek kutluyor.
Türkiye’de 13-19 yaş arası gençlere yönelik uluslararası tek kısa film yarışması olma özelliğine sahip olan TISFEST Kısa Film Yarışması, bu “genç” festival kapsamında, yaş sınırı haricinde başka bir kısıtlama olmadan herkese açık olarak düzenleniyor. Amacı öğrencilere genç yaştan sinema sevgisi kazandırarak Türk ve dünya sinemasının geleceğine katkıda bulunmak olan yarışma, genç yönetmen adaylarına fırsatlar sunuyor.
TISFEST Kısa Film Yarışması tüm lise öğrencilerini film çekmeye davet ediyor. Sinema çevreleri tarafından büyük takdir gören yarışma, yarışmacıların filmlerinin dünya çapındaki okul ve film festivallerinde gösterimine de olanak sunuyor.
Yarışmanın son katılım tarihi 12 Aralık 2011. Yarışma sonuçları, genç sinemacıların ustalar ile bir araya geleceği ve ödüllerin sahiplerini bulacağı festivalin son gecesinde, 11 Şubat’ta açıklanacak.
Yarışmanın önjürisinde; Yar. Doç. Dr. Murat Akser (Kadir Has Üniversitesi), HaberTürk Gazetesi sinema eleştirmeni Kerem Akça, Film Forum Zadar Direktörü Sergej Stanojkovski, ödüllü kısa filmciler Mustafa Emin Büyükcoşkun ve Cem Öztüfekçi, International Short Film Festival Direktörü Anna-Maria Schneider ve Türkiye Yardım Sevenler Derneği Kağıthane Şubesi’ni temsilen İkinci Başkan Tülay Kesebir bulunuyor.
Yarışma ödül olarak birinciye 1000, ikinciye 750, üçüncüye 500 Euro veriyor, ayrıca önjüri ve jürinin takdirine göre mansiyon ödülleri de verilebilecek.
Yarışma süreci, katılım şartları, iletişim bilgileri ve tüm gelişmelere TISFEST’in internet sitesinden ve sosyal medyadan ulaşmak mümkün.
Altın Koza finalistleri belli oldu
17 – 25 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek Adana Büyükşehir Belediyesi 18. Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamındaki ‘Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’ ve ‘Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışmasının ön değerlendirme sonuçları belli oldu.
Yarışmaya, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Malta, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan, Bosna Hersek, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas ve Türkiye gibi çeşitli ülkelerden toplam 526 çalışmanın başvurduğunu belirtildi.
Başvuru yapan filmler, ‘Kurmaca’, ‘Belgesel’, ‘Canlandırma’ ve ‘Deneysel’ dallarında değerlendirilecek. 86 finalisti, yarışmanın jürisini oluşturan Daniel Baschieri (Yönetmen – Yapımcı / Fransa), Finlay Pretsell (Scottish Documentary Institute Temsilcisi- İskoçya), M. Géza M.TÓTH (Canlandırma Film Yönetmeni – Macaristan), Madeleine Bernstorff (Oberhausen Film Festivali Program Seçicisi – Almanya) ve Defne Gürsoy (Sinema Yazarı – Türkiye) tarafından değerlendirilecek.
Altın Koza kısa filmci öğrencileri de desteklemeye devam edecek.
Geçen yıl yapılan Altın Koza Ulusal Uzun Metraj yarışmasında Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmi En İyi Film ödülünü almıştı hatırlatalım.
Halk jurisi ödülü ise Levent Semerci’nin Nefes filmine gitmişti. Pek süpriz sayılmayan bir sonuçtu bu halk jurisinden.
Bakalım bu sene bu güzel festivalde neler olacak.
Sinemayı kim sevmez : Nuri Bilge Ceylan söyleşisi
TRT’de yapılmış bir Nuri Bilgi Ceylan söyleşisi. Yönetmenin sinemasına dair bir çok soruyu, bence büyük bir samimiyetle cevapladığı bir söyleşi.
sadece işini iyi yapan değil, kişilik olarak daha uyumlu çalışabileceğim insaları tercih ederim
Son zamanlarda izlediklerim
Son bir kaç ayda çok fazla film izledim. Aklımda kalanları buraya altlarına birer cümleyle yazdım. Bakalım Emre sevecek mi?
- Gus Van Sant’tan ergenliğe, şiddete ve okula bir bakış. (Bu cümle de ne kuruldu ha!)
- Lesbiyen bir çift ve yıllar sonra çıkagelen sperm donörleri. Mark Ruffalo ve Julianne Moore , Blindness’ten sonra yine birlikte oynuyorlar. Anetta Bening ise bence harikaydı.
Tron
- Saçmalık. Jeff Bridges’in havuzunun yıllık bakım parası için oynadığı film.
The Town
- Ben Affleck’in bir tür Carlito olduğu film. Affleck sidik sinmiş mahalle havasını seviyor.
Strangers On A Train
- Hitchcock klasiği. Ego ve İd’in arasındaki güç savaşı olarak ta , keyifli bir gerilim olarak da izleyebilirsiniz. İkisi de uyar.
- Zizek, Hitchcock Tarkovski ve Lynch gibi yönetmenlerin filmlerini , ağırlıkla Freudien psikanaliz ve varoluşçu bir bakışla okuyor. Lezzetli.
Casino Royale
- Maço Bond’lardan ve anlamsız aksiyonlardan sıkılmıştık. Bu Bond hem insani bir James Bond hem de gerçek aksiyon sunuyor. Şaşırtıcı bir adrenalinspor.
Blindness
- Kids Are All Right’te beraber izlediğimiz Ruffalo ve Moore burada bir karı kocayı oynuyorlar. “Survivors” (dizi) kafasında. Dünyadaki insanlar sevgiyi kaybettiklerinden bir bir kör olmaya başlarlar.
Minority Report
- Tom Cruise , Spielberg’in elinde , suçların kahinlerce henüz işlenmeden görülebildiği bir geleceğe gidiyor. Ama ya işler tersine dönerse ? O zaman Cruise Cruiseliğini yaşamaya başlar. İşler yolundayken zaten Cruise’luktan birşey anlamıyorsun.
127 Hours
- Danny Boyle’un hikaye anlatmakta sıkıntı çektiğini düşünen mi var? O her zaman stilize bir yolunu bulur, bir hikayeyi, hele böyle zor bir hikayeyi bile rahatça anlatır.
The King’s Speech
- Colin Firth hat-trick resmen. Ama hakkını yemeyelim, Geoffrey Rush bu tip rollerde (tavsiye verici , mentor vs) iyidir hep. Munich’te de Eric Bana’yı gazlıyordu. Ama film çok güzel film.
Blue Valentine
- Yemin ediyorum bunaldım bu tarz filmlerden. Bkz : Mr. Nobody
The Maltese Falcon
- Bogart’ın karizmasıyla akan polisiye, kara-film. 70 yıl geçip lezzetini koruyan filmlerden.
Copie Conforme
- Kirostami ve Binochet. Evlilik ve aslında hayat üzerine 2 kişi arasında geçen konuşmalar. Drama. Evlillik. Anahtar kelimeler.
Equilibrium
- Bir tür 1984. Gelecekte geçeni ve Christian Bale oynayanı. Terminatör’e alıştırma yapıyor olabilir Bale bu filmde. Anti-ütopya sever misiniz?
Misfortunes (Çölde Kutup Ayısı)
- Belçikalı azıcık çatlak bir aileyi anlatan bir film. Az kenara, duvar arasına bakan bir film. Sevdim.
Monsters
- Meksika’da bir bölgede uzaylılar var, arada sağa sola saldırıyorlar ama tabi ki esas konu insanlığın saldırganlığı ve insanlıktan uzaklaşmışlığı. Bazen uzaylılar daha da insan. District 9 vari. Gayet yavaş tempo. Sıkılacaksınız.
The Secret In Their Eyes
- Sanıyorum bir Arjantin filmi. Dramatik örgüsü güçlü, polisiyesi zayıf. Aslında polisiye değil, bir suç ve adli soruşturması etrafında bir aşk ve yaşam öyküsü .
PS I Love You
- Gerard Butler , aynı İrlandalı saçmalığını Bounty Hunter’da da yapmıştı. Hillary Swank ise olmamış. Yemin ediyorum bunaldım. Soundtrack’i iyi ama.
The Fall
- Eşimin baskısıyla izlediğim film. Sadece yanlış zamanda yanlış şekilde izledim. Bu filmle başka bir yerde karşılaşsaydık sevebilirdim.
The Damned United
– İngiltere’nin futbol efsanesi Brian Clough’ın yaşam öyküsü. Dalgalı. Heyecanlı. Futbol sever misiniz ?
True Grit
– Bunu sonra yazacağım.
The Tourist
– Evet torrentten indirdim, bir ara korsanlık konusunu falan düşünür gibi oldum, düşünce bu fısmık filmle beraber gelip geçti. Sonuçta o büyük sektörün havuzuna senede nerden baksan bir 700-800 tl atıyorumdur, DVDsi sinema bileti vs. Bunları aralarında paylaşıp kotarsınlar işte. Ama bu film para etmez lütfen. I want my money back! derdim buna 18 TL falan vermiş olsaydım. Max 7-8 liralık film. Ama bira çerezi olur.
The Company Of Men
All the King’s Men (1949)
The Fighter
3D ve Sinema
Matrix 4 ve 5 çekilecek haberlerine rastladınız mı bilmiyorum ama Warner Bros filmlerin çekilmeyeceğini açıkladı. Serinin devamının çekilecek veya çekilmiycek olmasından çok şuna dikkat çekmek istiyorum: Bahsi geçen asparagas 3D ile James Cameron ile allanıp pullanıp sunulmuş, sunulmuş ki insanların beklentileri, merakları artsın.
Sizi bilmem ama benim Dinozolar dergisinin verdiği -aşağıda görebileceğiniz- gözlükle başlayan 3D münasebetim olduğu yerde sayıyor. 3D filmlere karşı oldukça önyargılıyım ve onları merak etmiyorum. Ne bileyim, mesela lunaparka gitmek üç boyutlu bir film izlemekten daha cazip bir fikir benim için.
Avatar’ı izleyemedim, sinema tarihi açısından mühim bir film biliyorum ancak izlemeyi devamlı erteledim, “Ya İstinye’de imax perdede izlerim…” derken derken yandı bitti kül oldu.
Askerdeyken çarşı izninde Ice Age 3’ü izlemiştim. Filmden evvel salondaki seyircilerin harareti ve yaşayacak olduğumu bildiğim 3. boyut ‘tecrübesi’ filme konstantre olmamı engellemişti. Zaten şu an filmin sadece ismini hatırlıyorum, izleme süreci bir türlü konsantre olamamdan sebep benim için küçük bir işkenceye dönmüştü.
Şüphesiz çocukken beni şaşı bak şaşırlardan bir üst seviyeye terfi ettiren bir gözlük ve çarşı iznindeyken izlediğim animasyon filmle 3D hakkında yaptığım bu değerlendirme çok sert. Belki sabırla üzerine gitsem daha fazla 3D film izlesem, keyif almaya başlayabilirim kimbilir ama dediğim gibi sinemada 3.boyuta ziyadesiyle önyargıyla yaklaşıyorum.
Burdan şuraya geçelim:
Amerikalı film eleştirmeni Roger Ebert‘in Michel Gondry’nin 3D filmi The Green Hornet‘i olumsuz şekilde eleştirisine mukabil, kurgucu Walter Murch kendisine bir mektup gönderiyor, diyor ki:
“Green Hornet hakkındaki incelemeni okudum, filmi izlememiş olmama rağmen 3D hakkındaki düşüncelerine katılıyorum.
3D görüntüsü karanlık ve küçük. İki farklı projeksiyon tarafından ekrana gönderilen iki görünütüyü gözlükler bir şekilde birleştirir ve böylece aynı görüntüleri alan bakımından iki kat küçültülmüş görürüz.
80’lerde Captain Eo filmini düzenlerken fark ettim ki görüntünün yatay hareketi iki boyutluya göre çok daha erken strobe ediyor ve bu durum o zamandan beri halen geçerliliğini koruyor. (Ç.N.: Strobe efektini disoklarda ışığın hızlı-kesik yanıp sönmesi şeklinde örneklendirebiliriz.)
Yine de 3D’nin en büyük problemi yakınsama/odaklanma. Görüntünün küçük ve karanlık olması sorunu teorik olarak çözülebilecekken, seyircinin sinema salonunda 25 metreden perdeye odaklanacak olması gerçeği değişmez.
Ancak, seyircilerin gözleri perdedeki görüntüye bağlı olarak 3,18 belki 36 metreden yakınsama gerçekleştirmesi gerekirken (3. boyut hissi için), sabit bir uzaklıktan yakınsama gerçekleştiriyorlar. Yani 3D filmler gözlerimizin sabit bir uzaklıktan odaklanıp farklı bir uzaklığa göre yakınsama gerçekleştirmesini gerektiriyor. (Ç.N: Yakınsama: bakılan nesnenin, nesneyle göze olan uzaklığına göre aynı anda içe doğru birbirlerine doğru olan hareketi. Daha iyi anlamak için şu grafikten de faydalanabilirsiniz.) Ancak 600 milyon yıldan beri yaşayan her canlının gözleri aynı noktaya odaklanır ve yakınsama gerçekleştirir.
Evet gözbebeklerimiz farklı noktalara yakınsama gerçekleştirip odaklanabilir, bu imkansız değil ancak zordur, bunun zorluğu aynı anda sağ elimizle kafamıza hızlı hızlı dokunmak ve sol elimizle karnımızın üzerinde daireler çizmekle eşdeğerdir. Böylece beynin algı işlemcisi fazla çalışmak durumunda kalır ve bu da kimi insanların neden bir 3D filmi 20 dakika izledikten sonra baş ağrısı çektiklerini açıklar. 600 milyon yıldan bu yana insan beyni bunu yapmaya elverişsizdir. Bu derin bir problemdir ve herhangi bir teknik iyileştirme bunu çözemez.
Son olarak seyircinin ‘kendini filme kaptırma meselesi’ne gelelim. 3D görüntü seyirciye belli bir bakış açısında olduğunu daima hatırlatır. Oysa eğer bir film seyirciyi gerçekten ‘yakalarsa’ onu ‘rüyavari-mekansız’ bir mekana sürükler. Bu demektir ki iyi bir hikaye seyirciye onun başedebileceğinden daha fazla boyut sunacaktır.
3D, küçük, karanlık, ‘stroby’, baş ağrıtan, yabancılaştıran ve pahalı. İnsanlar izlemekten zaman bıkacaklar merak ediyorum.”
Şahsen ben izlemeye başlamadan bıktım diyebilirim. Mektuba gelen yorumlar da ilginç, okumanızı tavsiye ederim.
Not 1 : Walter Murch kimdir? Kendisi iyi bir ses ve görüntü kurgucusu, onu daha yakından tanımak isterseniz imdb sayfasına göz atabilirsiniz.
Not 2: Murch’ün yazdığı, Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basılan Göz Kırparken adlı kitap ‘kurgu’ hakkında çok şey anlatıyor.
Yazarlar
kategoriler
canım bulutlar
Konusa Konusa
- The.Potter.Girl on Harry Potter ve Melez Prens
- emre on Owning Mahowny
- andreas on Buluşmalar: Haneke – Fotoğraf
- devran on Çoğunluk
- devran on Christopher Nolan : büyük bulmaca.



